Saturday, December 31, 2011
Friday, December 23, 2011
Saturday, December 10, 2011
The Beatles, Türkler’den özür dilemeli
Sabah Gazetesi’nde Kültür ve Sanat yazıları yazan Ercüment Şener’in son değindiği konu gerçekten düşündürücü! Kendimi bildim bileli The Beatles şarkıları dinlerim. Grubun, özellikle John Lennon’ın sevgi ve barış hakkındaki düşünceleri ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirme çabalarına hayranlık duyar ve keşke daha da çok takipçileri olsa derim.Kendisi de iyi bir The Beatles dinleyicisi olan Ercüment Şener, daha önce bilmediğim bir konuya değinmiş.
Grubun en barışçıl ve insancıl şarkısı olan ve 1968’den beri tüm kuşaklara barış için ilham kaynağı olan ‘All You Need Is Love’ (Bütün İhtiyacınız Olan Şey Sevgi) şarkısını içeren ‘Yellow Submarine’ albümünün aynı adı taşıyan bir de filmi var.
Filmin konusu kısaca şu: Cıvıl cıvıl bir ülke olan "Pepperland", "Blue Meanies" (Kötü Maviler) adı verilen şeytani dış güçler tarafından ele geçirilir. Bu korku salan işgalciler anti-müzik füzeleri fırlatarak ülkenin renklerini soldururlar ve müziğini kuruturlar, ülke sakinlerini birer taş heykel haline dönüştürürler. Bu kıyımdan etkilenmeyen tek kişi olan "Lord Amiral" sarı denizaltısına binerek oradan kaçar ve Liverpool'a gelir. Burada The Beatles grubundan yardım ister. Hep birlikte denizaltıya binerler ve acayip karakterlerle karşılaşacakları tuhaf dünyalardan geçecekleri uzun bir yolculuğun sonunda geldikleri Pepperland'den işgalci "Blue Meanies"leri kovarlar ve ülkeyi müzik ve sevgi dolu eski huzurlu günlerine kavuştururlar.
‘Blue Meanies’ yani ‘Kötü Maviler’ olarak adlandırılan şeytani dış güçlerin en zalimleri olarak ne yazık ki Türkler gösterilmiş. ‘The Snapping-Turtle Turk’ yani ‘Çatırdatan-Tosbağa Türk’ olarak adlandırılan bu karakterler, Wikipedia’nın tarifine göre; "Klişe bir Türk erkeği gibi giyinmiş, pala bıyıklı ve kıvrımlı keçi sakallı, ayaklarına Arap sandaletleri geçirmiş, diğer Mavilere oranla daha kısa, şişman, timsahınkilere benzer keskin dişleri olan ağız gibi bir karına sahip, önüne çıkan herşeyi tüketen, büyük olasılık Kötü Maviler'in en zalimleri. Hatta filmde kasten ağlatmak için bir kızın kağıttan rüzgar gülünü yerken görüyoruz."
Türkler’den başka tüm karakterler tamamen hayal ürünüyken, Türkler’i o şekilde müzik düşmanı, hayatın güzelliklerinden nasibini almamış barbarlar olarak gösterilmesi sahiden çok üzücü.
Hiç olmazsa, bu konu hakkında bir açıklama duymak, biz sanatsever Türkler olarak en büyük hakkımız olsa gerek!
Cem Arıdağ
Monday, December 5, 2011
Ayşe Naz Erkan - Röportaj

Fotoğraf: Mehul Vora
Twitter'da çalışan ilk ve tek Türk mühendis olan Ayşe Naz Erkan ile yaptığım, Hürriyet'te yayınlanan röportajın tamamını paylaşıyorum. Keyfini çıkarın çünkü harika bir hikaye bence.
Twitter’ın ilk ve tek Türk mühendisi: Ayşe Naz Erkan
Ayşe Naz Erkan, 1979 Adana doğumlu. Türkiye’nin güneyinde doğup büyümüş ancak kendi deyimiyle tipik bir Karadeniz’li. Anne Artvin, Baba Trabzon’un Of ilçesinden! Bilinmeyenden kaçmıyor, aksine üstüne gidiyor! Onu Sosyal Medya devi Twitter’a getiren de bu özelliği olmuş. Twitter’da yazılım mühendisi olarak çalışan Dr. Ayşe Naz Erkan’ın akademik kariyeri de dudak uçuklatan cinsten. Adana Anadolu Lisesi’nde başlayan eğitimine İstanbul Fen Lisesi’nde devam eden Erkan’ın sonraki durakları Boğaziçi Üniversitesi, New York Üniversitesi ve Almanya’da bulunan Max Planck Enstitüsü olmuş. Bu okulların hepsinde burslu okuyan, şu anda Twitter’da çalışan ilk ve tek Türk mühendis olan Erkan, yurtdışına açılmak için önemli olanın para değil, yetenek ve azim olduğunun en önemli örneği olsa gerek!
“Twitter, zamanın ruhunu yakalıyor.”
Twitter’ı bilmeyen kalmadı ancak bir Twitter çalışanı olarak senin tanımını merak ediyorum açıkçası...
Twitter’ın bence en önemli özelliği, internet üzerinde anı yakalayan belki de tek kaynak olması. Zamanın ruhunu yakalıyor Twitter! Şahsen ben her şeyi ilk orada duyuyorum. Bir gazetenin, dijital ortamda dahi haberi yayına sokması birkaç dakikayı buluyor. Oysa Twitter’da saniyesinde olaydan haberdar olunabiliyor. Doğru insanı takip ediyorsanız dünyanın gündemini mutlaka anında yakalıyorsunuz.
Van depremi, Arap Baharı ve daha birçok olayda insanların Twitter üzerindeki olağanüstü dayanışmalarına şahit olduk. Sence Twitter dünyayı daha iyi bir yer haline getiriyor mu? Getirecek mi ya da?
Twitter, anı bir bilgi halinde insanlara sunan, açık bir platform. Sansür, söz konusu değil. İnsanların, dünyanın diğer ucundaki, kötü bir olayı anında öğrenmesini ve dayanışmalarını sağlıyor. Çok özgürlükçü, demokratik bir platform! Twitter, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme imkanı sağlıyor ve buna zemin hazırlıyor. Ancak, elbette nasıl kullanılacağı kişiye kalmış!
Twitter’ın geleceğini nasıl görüyorsun?
Twitter büyümeye devam edecek. Bugüne dek gerçekleştirdiğinden çok daha büyük bir potansiyel taşıyor Twitter. Esasında, daha nasıl kullanacağımızı tam olarak bilmiyoruz. Şu ana kadar bulunmuşlardan daha fazla kullanım biçimi var Twitter’ın. Zamanla çözülecek.
Twitter çok basit bir fikirden yola çıkarak kuruldu. Ve bence insanlar bunu sevdi. Şimdi özelliklerini artırıyorlar! Bu iyi mi kötü mü?
Bunu zaman gösterir ancak insanlar yenilikleri başta yadırgasalar da sonradan adapte oluyorlar ve sanki hep varmış gibi davranıyorlar.
Basit bir şekilde anlatır mısın Twitter’da yaptığın işi?
Problem çözüyorum burada. Çok data var. Haliyle de çok fazla problem çıkıyor. Hatta günde çıkan problem sayısı mühendis sayısından fazla.
“Hep zorlu yolu seçtim.”
Twitter şu an dünyanın en büyük markalarından bir tanesi ve sen oradaki ilk ve tek Türk mühendissin. Neyi farklı yaptın da bu noktaya geldin?
Beni Twitter’a getiren en önemli faktör, üzerinden geçilmemiş yollara gitme merakım! Bana göre insanlar ikiye ayrılır; bilinmeyenden korkanlar ve diğerleri. Ben kesinlikle ikinci gruptayım. Hayatım boyunca bilmediklerimin üzerine gittim ben. Hep zorlu yolu seçtim. Başa dönmek, her şeye sıfırdan başlamak hiç korkutmadı beni. Sevdiğim, istediğim neyse onu yaptım. Etrafta zeki insan çok var! Korkusuz, çalışkan, yabancı dili kuvvetli insan da... Ancak tüm bu özelliklerin bir arada bulunduğu insan sayısı oldukça az!
Her başarılı insanın hayatında bir kırılma anı olduğuna inanıyorum. Senin var mı?
Var elbette. Sene 2003! Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi aldığım dönemde, Steven Spielberg tarafından yönetilen, Tom Cruise’un başrolde olduğu ‘Minority Report’ filmini izledim. Bir bilimkurgu filmi ve gelecekte geçiyor. Filmdeki bilgisayarlar da haliyle geleceğin bilgisayarları! Filmi izledikten sonra elle kullanılan bilgisayarın arayüzünü yapabileceğimi düşündüm. Küçük bir ekip kurduk ve kısa bir sürede bilgisayarın aynısını ürettik. Çalışmamız oldukça ses getirdi. Hürriyet’in teknoloji ekine ve bir özel televizyonda ana haber bültenine dahi çıkmıştık o zamanlar. Elbette, tüm bunlar bana büyük bir özgüven verdi.
Sonra ABD macerası başlıyor sanırım!
Aynen öyle! 2004 senesinde New York Üniversitesi’nde bulunan, Courant Enstitüsü’nün doktora programına başvurdum. Burslu bir şekilde kabul edildim. İlk yılımda, okula kabul edilmemde çok büyük yardımları olan bir Fransız profesör, ABD Savunma Bakanlığı’ndan bir robot projesi aldı. Bu projede tam üç yıl çalıştıktan sonra, yapay zekanın bir alt dalı olan ‘makina öğrenmesi’ alanında çok kuvvetli olan Almanya’daki Max Planck Enstitüsü’nde tez araştırmamı yürütme şansı elde ettim. 2008 ve 2009 yıllarını Stuggart yakınlarındaki Tuebingen'de geçirdim. Daha sonra da tezimi sunmak için New York’a geri döndüm.
Peki ya sonra?
Mezun olduktan sonra New York'ta bir startup için çalışmaya başladım. Küçük bir sosyal medya analiz şirketiydi ve akademiden ayrılmamın delilik olduğunu düşünen çoktu. Maaşım azdı, günde 12-18 saat çalışıyordum. Çok çalışacaktım ancak çok da öğrenecektim. Bu sabrımın karşılığını ise 2011 senesinde aldım. Çalıştığım şirketin Twitter tarafından satın alınmasıyla birlikte, Twitter çalışanı oldum.
“Birçok fikrim ve bunları uygulama kabiliyetim var.”
Şans mı sence bu?
Asla! Startupta beraber çalıştığım herkes dünyanın farklı ülkelerinden seçilerek gelen birbirinden yetenekli mühendislerdi. Haliyle Twitter, tüm şirket çalışanlarını da bünyesine kattı. Çok çalışıyorduk, başarılı ve kararlıydık. Kısacası, startup'ı Twitter tarafından satın alınacak noktaya getirenler çalışanlarıydı. Buna o yüzden ‘şans’ denemez.
Biraz geleceğinden bahsedelim!
Şimdilik, dünyanın her yerinde heyecan uyandıran Twitter gibi bir şirkette olabildiğince faydalı olmak peşindeyim. Ama günün birinde kendi şirketim olsun istiyorum. Birçok fikrim ve bunları uygulama kabiliyetim var. İş veren olmak çok heyecanlı! İnsanların hayatında olumlu katkılarımın olacağı düşüncesi beni mutlu ediyor. Örneğin startup'ın sahibi olan patronum beni işe alarak hayatımı değiştirdi. Onun sayesinde Twitter’dayım şu an. Ben de insanların kariyerinde böyle önemli roller oynamak, onlarla vizyonumu paylaşmak istiyorum. İleride bir gün gerekli şartlara kavuşursam şirket açmak için ilk tercih edeceğim yer İstanbul. Orada yavaş yavaş startup şirketler için uygun bir ortam oluşmaya başlıyor. Ayrıca birikimimi Türkiye'ye taşımak keyifli olur.
Ancak, diğer yandan, eğer başka bir şirket, yepyeni bir internet tüketim yolu bulursa, bu her şeye sıfırdan başlamam anlamına gelebilir. Çünkü, yeni şirket yeni hedefler demektir.
Elbette tüm dünya ekonomisinin çöküp Artvin’e çiftçilik yapmaya gitme ihtimalim de var. Hiçbir şeye ‘olmaz’ dememek gerekiyor.
Kendin, iyi bir Twitter kullanıcısı mısın?
Açıkçası yakın bir zamana kadar değildim. Hesabım uzun zamandır var ancak pek aktif değildim. Son zamanlarda tweet sayım arttı. Yazdıklarıma verilen tepkiler, yazma isteğimi artırdı, gitgide daha çok vakit geçirmeye başladım Twitter’da.
“Korkularımızın, endişelerimizin, tabuların ve sosyal baskıların, hayallerimize engel olmasına izin vermememiz gerekiyor!”
Özel bir soru! İstanbul mu, New York mu?
İkisinin de iyi ve kötü yanları var. New York’ta, Türkiye’nin problemlerinden biraz kopuk yaşıyorsun ister istemez. Bu benim için iyi bir şey. Çünkü aklımda sürekli fikirler var ve burada o fikirleri dağıtacak sıkıntılar yaşamıyorum. İstanbul’da aklım hep problemlere takılıyor. Şikayet, kavga ve negatif elektrik gözlemliyorum İstanbul’da. Oysa ki, güzel şeyler üretmek için pozitif olmak lazım! Aslına bakarsan; New York da dertli, cefalı bir şehir. Evimden fare çıktı geçenlerde mesela. Korkunç bir histi o fareyle göz göze gelmek. Ayrıca burada kiralar başta olmak üzere hayat çok pahalı. Neden buranın cefasına katlanıyorsun dersen; sanırım insanları yüzünden! Buradaki entelektüel paylaşımı dünyanın başka hiçbir yerinde bulabileceğimi sanmıyorum. Her dilden, dinden, ırktan farklı insanlarla tanışmak ufkumu çok genişletiyor. İstanbul’a dönmem demiyorum, ülkemden uzak kalmak beni mutlu eden bir şey değil! Ancak bahsettiğim negatif ortamdan uzak kalacak koşulları kendime sağlamam gerekiyor öncelikle.
Genç mühendis adaylarına bir mesajın var mı?
Elbette! Bu noktaya ailemin maddi imkanlarını kullanmadan geldim. Başarıya ulaşmak için zengin olmaya gerek yok. Kararlılık ve çok çalışma, insana her türlü kapıyı açıyor. Yolun başındaki arkadaşlara şunu söyleyebilirim; bilinmeyenden korkmasınlar ve risk alsınlar. Ve en önemlisi, başkalarının kaderlerine müdahale etmesine izin vermesinler. Yapabileceklerini değil, istediklerini hedeflesinler. Dünyaya bir kere geliyoruz; korkularımızın, endişelerimizin, tabuların ve sosyal baskıların, hayallerimize engel olmasına izin vermememiz gerekiyor!
http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/19374615.asp
Cem Arıdağ
Subscribe to:
Posts (Atom)
