Tiyatroyu düşünün! Kapıda biletinizi alırsınız, koltuğunuza yerleşir, elinize tutuşturulan oyunun konusu ve yönetmenin, oyuncuların kariyerlerinin yazılı olduğu kitapçığı, listeyi (her neyse) okursunuz, yanınızdakilerle sohbet edersiniz vs. vs. Anons yapılır... Telefonları kapatın, ses yapmayın, içkinizi içerken ağzınızı şapurdatmayın, yiyişmeyin, poponuzu ıslak mendille silin... falan filan binlerce kuralı okur adamın teki ciddi ses tonuyla...
Hoooopp perde açılır! Oyun ne kadar ilginç olursa olsun, oyuna ne kadar konsantre olursa olsun izleyici hep dışarıdadır. Oyunu ne kadar interaktif de yapmaya çalışsalar, seyirci hep seyircidir!
Şimdi size, dün gece Damla arkadaşımla gittiğim oyundan bahsetmek istiyorum. Özellikle sevgili Kültür Bakanı’mızın mutlaka seyretmesi gereken bir oyun! Belki tiyatro hakkındaki sığ düşüncelerini biraz olsun genişletir. Oyunun adı Macbeth. Shakespeare miydi adamın adı neydi? Meşhur bir ingiliz şair ve oyun yazarıymış. O yazmış bu oyunu.
"Macbeth denen bu cadıların her lafına inanan, amsalak herifin hayatından artık gına gelmedi mi?" diye sorabilirsiniz. Haklısınız! 500 yıldır türlü türlü şekillerde bizlere sunulan ve kabak tadı veren bu oyun şu an çok ama çok farklı bir şekilde izleyiciyle buluşuyor! (Hahahaha şu an sinir ettiklerim varsa gidin bakim başka bloglara takılın, babamın çiftliği burası... İstediğimi yazar, istediğimi çizerim!)
Eveeeet gereksiz okuyucuyu uğurladık. Artık daha ciddi ve resmi bir tonla anlatabilirim. Öncelikle benimle kaldığınız için teşekkür ediyorum. Bu arada şaka yapıyordum, Shakespeare adını daha önce duymuştum, Macbeth izlemekten de sıkılmam. Operasında bile sıkılmadım! Fakat Macbeth'in amsalak olduğu konusunda hala çok fazla ısrarcıyım. Hem cadıların dediği her şeye inanıyor hem de karısına karşı çıkamıyor. Kılıbık herif!
Her neyse, dün izlediğim Macbeth neden diğer Macbethler'den daha farklıydı ondan bahsedeyim önce... Şimdi bir otel düşünün! Dört katlı. Dört kat da Macbeth dekoruyla döşenmiş. Tiyatro sahnesi yani. İzleyiciler ise oyunun içinde. Sahnenin ortasında yani! Her izleyici maskeyle gezmek zorunda içeride. Konuşmak kesinlikle yasak. Ancak yine de "Eyes Wide Shut" gibi bir ortam beklemeyin. Ben her ne kadar kendimi kaptırıp takım elbise giymiş olsam da, insanların çoğu aşırı derecede salaştı. Tersten takılmış Yankees şapkası ve beyaz maske bir arada çok da esrarengiz durmuyor. Keşke herkes benim kadar düşünceli olsaydı da ortamı bozmasalardı. Ben olsam kıyafet zorunluluğu getirebilirdim! Kesinlikle ortam daha iyi olurdu.
Şimdi gözünde canlandıramayanlar için biraz daha açayım olayı... Dört katlı, eski, Macbeth oyununun tiyatro sahnesine dönüştürülmüş otelin her odasında hikayeler; oyuncular tarafından vücut ve dans diliyle anlatılıyor. Sadece izleyici değil, oyuncular da konuşmuyorlar yani. Müzikler tam anlamıyla kopuyor, çıplaklık da hat safhada! (O pipisi açıktaki siyahi arkadaş, bana dokunmasa daha mutlu olurdum.) En üst kat bir akıl hastanesi şeklinde dekore edilmişti mesela. Üçüncü katta mezarlığı hatırlıyorum. Ayrıca bir sürü oda, oda, oda… Odalardan biri şekerci dükkanıydı, başka bir oda yemek salonuydu. Yemek salonunda dolanırken, içeriden bir kapı açıldı. Bıyıklı bir adam çıktı dışarıya. Damla’ya elini uzattı ve onu içeriye, gizli saklı bir yerlere götürdü. “Tamam” diye düşündüm. “Bu gece burada tek başıma olacağım sanırım artık.” 10 dakika sonra Damla geri döndü. Adam, kızı alıp bir odaya götürüp maskesini açmış, büyüteçle suratına bakıp “I know you” demiş. Bizim saftirik Damla da “I am so scared” filan demiş. Adam eminim gülmemek için kendini zor tutmuştur. Sonunda da Damla’yı öpüp odanın dışına çıkarmış. Damla’nın deneyimi çoğu insandan daha farklı oldu sonuç olarak! Esasında dört katta serbestçe dolaştığın bu oyunda kimsenin deneyimi aynı olmuyor! Daha fazla anlatmasam daha iyi olabilir aslında. Ben de bu deneyimi yaşamadan önce, oyun hakkında bir sürü şey okudum ve dinledim. İçerideyken ise şunu farkettim: “Sana ne anlatırlarsa anlatsınlar, ne okursan oku hiçbir şey anlamıyorsun. Ya da anladığını zannediyorsun. Klasik olacak ama “anlatılmaz yaşanır” cümlesi bu oyun için cuk oturuyor.
Sonuç olarak, çok ama çok farklı bir tiyatro deneyimi yaşamak istiyorsanız ve yolunuz New York'a düşerse mutlaka gidin derim. Ya da bu oyunu İstanbul'a getirerek akıllı ve girişimci bir davranışta bulunun. Bence İstanbul'da da yeterince ilgi görecektir bu oyun. O kadar yabana atmayalım İstanbul'umuzu! Ancak mümkünse Sayın Başbakan’ın kızını, Kültür Bakanı’mızı filan davet etmeyelim. Neme lazım çıplak adamın pipisi değer filan! Göz kırpmaya bu tepkiyi verenler pipi sürtmesine ne derler düşünmek bile istemiyorum! Her neyse ben hep pozitifimdir. Sanatçıların bıçaklandığı, Kültür Bakanı’mızın kültürden anlamadığı ülkemizde hala sanatı ‘kaldırabilecek’ çok fazla sayıda insanın yaşadığına inanıyorum.
Cem Arıdağ
yaaa i am scared aciklamalari yerine kahramanlik hikayelerimi anlatsaydin ya cemo
ReplyDelete