Bir göz atın seveceksiniz. Daha bebek ama birlikte büyüteceğiz, geliştireceğiz.
http://www.jrgon.com/
Happy Human
Tuesday, May 22, 2012
Monday, May 21, 2012
Creep - Carrie Manolakos
Bunu nasıl daha önce paylaşmamışım hayret! Dinlediğim en iyi Creep yorumu olabilir. Radiohead'den dinlemek kadar heyecan verici neredeyse. Tüyler diken diken!
Wednesday, May 2, 2012
Friday, April 13, 2012
Görme özürlüleri anlamak
‘Dans Le Noir’ yeni bir restoran değil! 2004
senesinde Paris’te açılan, ‘mutlak karanlık’ bir ortamda müşterilerini
ağırlayan Dans Le Noir, herkesin fark yaratmaya çalıştığı, ilginç ‘konsept’ler
sunduğu bir sektörde kalıcı olmayı başarmış. Alışılagelmemiş ‘konsept’ler sunan
restoranlar kısa bir süre parlayıp, daha sonra gözden düşerken Dans Le Noir şu
anda Paris’in dışında Londra, New York, Barcelona ve Saint-Petersbourg gibi
büyük şehirlerde müşterilerine unutamayacakları bir tecrübe yaşatıyor.
Türkçe’ye kabaca ‘karanlığın içinde’ diye
çevirebileceğimiz Dans Le Noir’da yenen yemek; ilk başta sıradan, insanların
yakında sıkılacakları bir konsept gibi görünüyor olabilir. Ancak, durum
sanıldığından çok daha farklı ve derin esasında!
1999 yılında Paul Guinot isimli bir körler
derneği Fransa’da bu konseptte özel akşam yemekleri düzenlemeye başlamış. 2004
senesinde de bu fikirden esinlenerek Paris’te ilk Dans Le Noir açılmış.
Bu restoranı özel yapan en önemli unsur ise
çalışanların görme özürlü olması! İstanbul’da da buna benzer konseptte bir
restorana gitmiştim. Gece görüş gözlüğü takan garsonlar ve özel şovlar(!)
içeren bu restoranın Dans Le Noir’daki samimi ortamın yanına dahi
yaklaşamadığını belirtmeliyim. İlk
olarak 2008 senesinde Londra’da kalabalık bir grupla gittiğim Dans Le Noir’da
ilk ‘mutlak karanlık’ tecrübemi yaşamıştım. Dans Le Noir’a gitmeyenler nasıl
bir karanlıktan bahsettiğimi doğal olarak anlamayabilirler. Odanıza girin, tüm
panjurları kapatın, üzerine bir de uyku maskesi takın yine de bu karanlığı hissedemezsiniz.
Burada bahsettiğim; hayallerinizi, rüyalarınızı bile göremeyeceğiniz bir
karanlık!
Birlikte gittiğim arkadaşlarım, bunun herkesin
en az bir defa yaşaması gerektiği bir tecrübe olduğunu konuşurken (once in a
lifetime experience) ben ise hayatı boyunca bu şekilde yaşamaya mahkum
insanları düşündüm. Mutlak karanlığı ‘korkunç’ bulmanın görme özürlülere
yapılan bir ayıp olduğunu düşündüm. Peter isimli görme özürlü bir garsonun
rehberlik ettiği yemeğimiz (hizmet ettiği demiyorum, çünkü gerçekten Peter’a
muhtaçtık o yemekte) üç saate yakın sürmüştü.
Geçtiğimiz hafta sonu, dört yıl önce hissettiğim
duyguları tazelemek amacıyla, başka bir arkadaş grubumla yine Dans Le Noir
restoranına rezervasyon yaptım. iki yıldır yaşadığım New York’ta bulunan Dans
Le Noir’a gitmeden önce oldukça heyecanlıydım. Birlikte gideceğim
arkadaşlarıma, her ne kadar karanlığa kısa bir süre sonra alışacaklarını
söylediysem de, aralarında en heyecanlı kişi bendim muhtemelen...
Londra ve New York’taki restoranlarda sistem
aynı şekilde işliyor. Tahmin ediyorum ki diğer şehirler de böyledir. İlk olarak
karanlık odaya geçmeden önce cep telefonu, çakmak, hatta saat gibi ışık
yapabilecek, ya da parlayabilecek tüm eşyalarınızı bir dolaba
yerleştiriyorsunuz. Daha sonra aydınlık olan ‘lounge’ bölümünde et, balık,
vejeteryan, şefin sürprizi gibi mönü seçeneklerinden birini seçiyorsunuz.
İçeceğinizi de seçiyorsunuz ve artık içeri girmeye hazırsınız...
Yemeğin yendiği karanlık odaya
yönlendirildiğimizde kalp atışlarımı vücudumun her yerinde hissediyordum. Ne
yalan söyleyeyim, heyecanım bize rehberlik edecek olan garsonumuz görme özürlü
Maria’yı görünce geçti. Gayet sakin bir şekilde, kimin kimle oturmak istediğini
soran Maria hepimizle teker teker tanıştıktan sonra bizi tek sıra haline soktu
ve sol ellerimizi önümüzdekinin sol omzuna koymasını rica etti. Tek sıra
halinde karanlık odaya girdik. Ortama alışmam, -daha öncesinden tecrübeli
olmamdan kaynaklanıyor muhtemelen- birkaç saniye ya sürdü ya sürmedi. Büyük
keyifle yenen yemek sırasında zaman zaman hiçbir şey göremediğimi unuttuğumu
söylemeliyim. Yemeğin ardından bize karanlık odanın dışına kadar eşlik eden
Maria’ya teşekkür ettik, hesabımızı ödedik ve lounge kısmında bir değerlendirme
yaptık...
Değerlendirmeden çıkan sonuç ise şu oldu; karanlıkta
yemek ilginç bir tecrübe... Ancak biz bu tecrübeyi yalnızca birkaç saat yaşadık.
Bunu bir ömür boyu yaşayanlar var. Biz o yemekte görme özürlülerin neler
hissettiklerini ve fırsat verilirse birçok şey başarabileceklerini anladık.
Gerek Londra’daki Peter, gerekse New York’taki Maria bizi en mükemmel şekilde
ağırladılar... Görmüyor olmaları yaptıkları işe asla engel olmadı.
Dans Le Noir, görme özürlülere verdiği bu şans
dolayısıyla sıradan ‘konsept’ restoranlar gibi olmayacak ve daha uzun yıllar var
olacak. Yalnızca görme özürlüler değil, herhangi bir eksiği olan herkesin şans
bulursa ve doğru şekilde yönlendirilirse başarılı olabileceğinin ispatı bu
restoran zinciri.
Onlara “ah yazık” “vah vah” demektense fırsat
verilmesi gerektiğini umarım yakın bir zamanda öğreneceğiz...
Cem
Arıdağ
Arzu Kaprol Röportaj
Elimde kalan başka bir röportaj!
Yılmadan yaratmaya
devam!
Arzu Kaprol
Fazla söze
gerek yok. ‘Türk modacı’ denince akla gelen ilk isimlerden! Eski müzisyen,
efsane Volvox grubunun önemli bir parçası, şimdinin ise dünya çapında ses getiren
işlere imza atan modacısı, Doruk ve Derin’in annesi Arzu Kaprol; New York,
Paris, Londra, Milano’dan sonra şimdi de Uzakdoğu ve Ortadoğu ülkelerine
açılıyor.
Yılda birkaç
kez geldiği New York’ta geçtiğimiz yaz önemli bir başarıya imza atıp ünlü Modern
Sanat Müzesi MoMA’da final defileyi gerçekleştirme başarısını gösteren Arzu
Kaprol’a bu görevin verilmesinin fazlasıyla bilinçli bir tercih olduğunu
anlamam fazla zamanımı almadı.
Geçmiş
günlerden başarılarına, özel hayatından en sevdiği modacılara kadar birçok konu
hakkında konuştuğum Arzu Kaprol’un o sakin görünüşünün ardında yatan asi kadın
eminim sizleri de en az benim kadar etkileyecektir.
Keyifli
okumalar.
Bursa’da
doğdunuz. İstanbul’a kaç yaşında taşındınız? İstanbul’a taşınana kadar Bursa’da
ne yaptınız?
Üniversiteyle birlikte İstanbul’a taşındım. Bursa’da çocukluk ve ilk gençlik dönemim;
ailemin kadınlarının modaya olan ilgi, bilgi ve becerisini izlemekle geçti.
Ailede
modaya yönelen ilk siz olmadınız yani?
Annemin moda evi vardı.
Ayrıca anneannem muhteşem bir terziydi. Teyzem de bir o kadar becerikliydi. Yetenekli
kadınların olduğu bir aileden geliyorum. Babamın ise deri ticaret işi
vardı.
Ne
zaman modaya ilgi duymaya başladınız?
Etrafımı fark etmeye
başladığım andan itibaren sanırım. Her kız çocuğu gibi.
Kardeşleriniz
ne işle uğraşıyorlar?
Benden 12 yaş büyük
olan ağabeyim halen babamın işine yani deri ticaretine devam ediyor.
“Çocuklarımızın
varlığı yaşamıma ve işime enerji ile birlikte büyük bir keyif katıyor. “
Aile
yaşantınızdan bahseder misiniz? Doruk ve Derin kaç yaşına geldiler, nerede
okuyorlar? Onların da moda işinde olmasını ister misiniz? İlgililer mi?
Doruk ve Derin 7
yaşında, ilkokul 1. sınıftalar. Şimdilik müzik ve resme karşı büyük bir ilgi ve
becerileri var. Gelecekte ne yapacaklarına kendileri karar verecekler. Benim
anneleri olarak görevim, yeteneklerini keşfetmelerini sağlamak, profesyonel
olarak tasarımcı veya müzisyen olmayabilirler, ama sanat ve müzikten keyif
alıyor olmaları hayatlarını güzelleştirecektir.
Hem
anne hem de iş kadını olmak zor mu? İşinizle, özel hayatınızı birbirinden ayrı
tutmayı başarabiliyor musunuz?
İşimle özel hayatım yan
yana ve içi içe. Birbirlerinden ayırmıyorum. Çocuklarımızın varlığı yaşamıma ve
işime enerji ile birlikte büyük bir keyif katıyor.
Müzik
geçmişinizi biliyorum. Volvox grubunun bir üyesiydiniz. Müzikle şu anda
alakanız nedir? Hobi olarak da olsa devam ediyor musunuz müziğe?
Müzikle ilişkim, iyi
bir dinleyici olmamın ötesinde değil uzun zamandır.
Volvox
zamanlarından bahseder misiniz?
Bahsetmesem daha iyi.
Volvox, grup arkadaşlarım sayesinde başarılı olmuş bir grup. Lise sonda müziği
bırakmış bir müzisyen olarak, benim bu başarıya bir katkım yok esasında.
Müzik
ve moda arasında gidip geldiğiniz dönemler oldu mu, yoksa müzik yalnızca hobi
olarak yaptığınız bir şey miydi?
Müzik benim için bir
asi gençlik dönemi, keyifli bir lise orkestrası dönemi. Kendini ve hayattan
istediklerini keşfetme dönemi, ailemin de buna destek vermiş olması inanılmazdı
elbette.
“Final 7 kırmızı elbiseyi hazırlamış olmak, MoMA’da defile hayalimi
gerçekleştirmemi sağladı.”
Tasarımlarınızda
ilhamı nereden alıyorsunuz?
Hayatıma giren her
şeyden, herkesten. Bir film, bir an, bir müzik, bir sohbet. Bence zaman, bir
tasarımcıya hayatındaki her şeyden etkilenmeye açık olmayı öğretiyor.
Ne sıklıkla New York’a geliyorsunuz? MoMA’daki
defilenin amacından ve sizin bu defiledeki rolünüzden bahseder misiniz?
Yılda bir kaç
kez geliyorum. MoMA’daki defile, amfAR’ın (AIDS Araştırmaları Vakfı) 25. yılı
çerçevesinde düzenlendi. Final 7 kırmızı elbiseyi hazırlamış olmak, MoMA’da
defile hayalimi gerçekleştirmemi sağladı.
ABD
pazarındaki Türk modacıları ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Daha çok tanınması
mümkün mü Amerika’daki Türkler’in?
Tabi ki! Bu konular
tamamen, PR, tanıtım ve organizasyonlarla ilişkili. Hem ABD hem dünya için.
Yalnızca
ABD değil Türkiye ve tüm dünyada da birçok başarılı işe imza atıyorsunuz.
Bunlardan bahseder misiniz?
2011 yılından beri
Paris Moda Haftası resmi takviminde kapanış günü defile yapıyorum. Dünyada
önemli noktalarda koleksiyonlarımın satışı başladı ve devam ediyor. Londra’da
Harrods’ta, Milano’da Dolce&Gabbana’da, Paris’te Montaigne Market
mağazasında satış devam ediyor. Kış sezonuyla beraber Ortadoğu ve Uzakdoğu’da da
satılmaya başlıyor.
İlk ödülünüz neydi? Nasıl hissettiniz
kazanınca?
Beymen Academia
Özel Kostüm Ödülü! Bu ödül dünyamı değiştirmenin dışında, kendime olan güvenimi
kazanmamı, kendimden emin olmamı sağladı. Müteşekkirim.
“Yaşam kültürünüzü yaşadığınız kentler oluşturuyor.”
Dünyada
en beğendiğiniz modacı kim?
Christobal Balenciaga
ile aynı dönemde yaşamayı ve onunla çalışabilmiş olmayı isterdim. Bir de
90’larda Issey Miyake ile birlikte yaratmak eminim çok keyifli olurdu.
En
beğendiğiniz Türk modacı?
Türkiye’de bu mesleğe
ısrarla devam eden tüm meslektaşlarımı destekliyorum.
Bugüne
kadar en çok hangi defileden etkilendiniz?
Her zaman en etkileyici
defile, son yaptığım defile.
En
keyif aldığınız proje hangisiydi?
Şu anda Studio
Kaprol/Coke Design projesi beni çok heyecanlandırıyor.
TSK
ile çalışma sürecini anlatır mısınız? Sizce neden sizi tercih ettiler?
Sanırım teknolojik
tekstiller alanında yaptığım çalışmalar ve ‘know how’ araştırmaları bu sürecin
içinde beni tasarımcı olarak tercih etmelerini sağladı.
Yeni
proje hazırlıklarınız var mı?
Bu mesleğin sanırım en
keyifli yanı bu, sürekli heyecan verici projeler.
Hayattaki
en büyük hayaliniz nedir?
Moleküler
transfer yöntemiyle seyahat edebilmek, zira uçaklarda çok vakit kaybediyorum.
Sizi en çok etkileyen şehir? Neden?
Barselona,
İstanbul, Londra. Her ziyaretimde her birinden büyük keyif alıyorum, bu üçünden
birinde (İstanbul) yaşıyor olmak da müthiş bir haz tabi.
Bugüne kadar yaşadığınız şehirlerin
tasarımlarınıza ne gibi etkileri oldu?
Yaşam kültürünüzü
yaşadığınız kentler oluşturuyor, kentlerin ruhu, size yaklaşımı, içine alışı,
bir parçanızı değiştirmesi ve yeniden yoluna devam etmesi çok heyecan verici.
Sizce dünyanın moda başkenti neresi? İstanbul olur
mu günün birinde?
Bir başkent
olduğunu düşünmüyorum, çoklu merkez günümüz için daha doğru bir yaklaşım
olurdu. İstanbul müthiş bir tekstil endüstri merkezi.
“Bu mesleğe ısrarla devam eden tüm meslektaşlarımı destekliyorum.”
Yaptığınız tasarımları hem diğer modacılardan hem
de daha önceki kendi işlerinizden nasıl farklılaştırıyorsunuz? Sürekli yenilik
yapmak, kendinizi tekrar etmemek zor bir şey değil mi?
Mesleğimin
gerektirdiği bir zorluk bu! Doğal bir zorluk. Her meslek dalında olduğu gibi.
Geçmişte, önemli bir modacı olma yolunda
ilerlerken cesaretinizi, inancınızı kıran olaylar yaşadınız mı? Bunları nasıl
atlattınız ve yola devam ettiniz?
Hayatta başınıza
gelenlerden çok, yolunuza nasıl devam ettiğiniz, yaşadıklarınızın sizin
içinizden ne çıkarttığı ve size ne kattığı önemli. Kişisel motivasyonumun
oldukça yüksek olduğunu söyleyebilirim.
Sizce keşfedilmemiş çok fazla Türk yetenek var mı?
Türk modacıların dünya çapında daha çok tanınması için neler yapılması
gerekiyor?
Bu daha çok
uluslararası bütçelerle ilişkili bir durum. Tanıtım ve koleksiyon bütçeleri,
farklı moda haftalarına katılım ve beraberinde bir uluslararası moda sistem
altyapısı gerekiyor.
Genç
modacı adaylarına ne tavsiye verirsiniz?
Yılmadan
yaratmaya devam etmelerini.
Cem Arıdağ
Andrew Revkin Röportaj
Hürriyet USA'in kapanması nedeniyle elimde kalan röportajları burada sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.
İstanbul depremi kaçınılmaz!
New York Times’ın Kuzey Kutbu’ndan bildiren
ilk muhabiri, Global Isınma’yı Öngörmek (1992) dahil birçok kitabın yazarı
Andrew Revkin, Brown Üniversitesi’nde Biyoloji okuduktan sonra Columbia
Üniversitesi’nde Gazetecilik yüksek lisansı yapmış.
İstanbul depremi kaçınılmaz!
Andrew Revkin
Sadece bir insanın çabası, dünyayı daha
yaşanası bir yer haline getirebilmek için yeterli midir? New York Times yazarı,
Pace Üniversitesi profesörü Andrew Revkin yeterli olacağına inanıyor. Nasıl
inanmasın ki? Hayatını dünyayı daha güzel bir yer haline getirmeye adamış
Andrew Revkin... “Bir kişi kıvılcımı çakmalı ki yangın çıksın!”
New York Times’ın Kuzey Kutbu’ndan bildiren
ilk muhabiri, Global Isınma’yı Öngörmek (1992) dahil birçok kitabın yazarı
Andrew Revkin, Brown Üniversitesi’nde Biyoloji okuduktan sonra Columbia
Üniversitesi’nde Gazetecilik yüksek lisansı yapmış.
Yıllar boyunca New York Times için Amazon
Ormanları’ndaki ağaçların azalması, kutup ayılarının eriyen buzullar
karşısındaki çaresizliği, Afrika’da dişleri için avlanan filler ve benzeri
birçok konuda araştırmalar yapan Andrew Revkin, 2004 senesindeki büyük tsunami
felaketinin ardından deprem araştırmaları yapmaya başlamış. Elbette bu
araştırmaları sırasında yolu Türkiye’den de geçmiş.
Revkin, 2009 ve 2010 yıllarında ziyaret ettiği
İstanbul’da yaptığı deprem araştırmalarını, tanıştığı insanları, izlenimlerini,
bugünlerde neler yaptığını ve birçok özel konuyu Hürriyet’ten Cem Arıdağ’a
anlattı.
İstanbul’daki
deprem riskiyle ilgili derinlemesine bir araştırma yapmanıza neden olan etken
neydi?
2004 yılındaki büyük Hint Okyanusu depremi
ardından gelen tsunami felaketi, ve Çin’in Sichuan bölgesindeki deprem, beni
diğer riskli deprem bölgeleri üzerine araştırma yapmaya itti. Bu
araştırmalarımda İstanbul dikkatimi çekti ve ne kadar büyük bir riskle karşı
karşıya olduğunu gözlemledim.
İstanbul’u
ziyaret ettiniz mi?
Tabi ki, bölgeyi yerinde görmeden araştırma olmaz.
Neler
yaptınız İstanbul’da?
Deprembilimcilerden, belediyelerdeki üst düzey
yöneticilere; gönüllü kurtarma ekiplerinden, ünlü müteahhitlere kadar birçok
insanla röportajlar gerçekleştirdim. (Ali Ağaoğlu ile yapılan ingilizce
röportaja http://dotearth.blogs.nytimes.com/tag/istanbul/ linkinden ulaşabilirsiniz)
“İstanbul’da çok şiddetli olmayan bir
depremde dahi yıkılabilecek binalar var.”
Bu
yaptığınız röportajlardan ne gibi sonuçlar elde ettiniz?
Herkes deprem riskinin farkında ve buna göre
davranıyorlar. Alınabilecek önlemleri sürekli düşünüyorlar.
Sizce
önlemler yeterli mi?
Birçok bölgede binaların durumu iyi değil.
Bilimadamlarının ve bazı yetkililerin binaları güçlendirme konusundaki
çabalarına tanıklık ettim. Ancak, işleri zor! İstanbul’da çok şiddetli olmayan
bir depremde dahi yıkılabilecek binalar var.
Size bu
gezilerinizde kim rehberlik etti?
İlk İstanbul seyahatim öncesi her ne kadar
şehir hakkında birçok araştırma yapmış olsam da Boğaziçi Üniversitesi profesörü
Mustafa Erdik ve MAG’ın (Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı) Genel Müdürü Elvan
Cantekin’in yardımları olmasaydı çok zorlanırdım.
“Çok ciddi bir deprem olacağı
kaçınılmaz. Bunu anlamak için geçmişteki felaketlere bakmak ve sismolojinin
gösterdiği fay hatlarını incelemek yeterli.”
Tanıştığınız
onca insan arasından en çok kimden etkilendiniz?
MAG (Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı) Genel
Müdürü Elvan Cantekin. İstanbul’da birçok mahallede, deprem durumunda anında müdahale
etmek üzere gönüllü yardım ekipleri kuruyor. Bunun için her gün saatlerce
çalışıyor, eğitimler veriyor.
Dünyadaki
diğer deprem bölgesinde bulunan şehirlerle karşılaştıracak olursak,
İstanbul’daki şehir planlaması hakkında neler düşünüyorsunuz?
Deprem bölgelerindeki şehir planlamacılığı
açısından İstanbul’un ortalarda bir yerde olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’da
şehir planlaması, Los Angeles ve Tokyo kadar gelişmiş olmamakla birlikte, Nepal’in
Kathmandu şehri kadar da kötü değil.
Depremde
olası can ve mal kaybını azaltabilmek mümkün mü?
Kayıpları önlemek için şu ana kadar yapılmış
çok şey var. Okul binalarının kuvvetlendirilmesinden, gönüllü kurtarma ekipleri
yaratmaya kadar birçok önlem alınıyor.
Sizce
İstanbul depremi kaçınılmaz mı?
Çok ciddi bir deprem olacağı kaçınılmaz. Bunu
anlamak için geçmişteki felaketlere bakmak ve sismolojinin gösterdiği fay
hatlarını incelemek yeterli.
“Okuyucularım Türkiye ile ilgili
yazılarımla ilgileniyor. Deprem riski konusunda da endişeliler.“
İstanbul
depremi hakkındaki araştırmalarınızı ve gözlemlerinizi okuyucularınızla
paylaştınız mı?
Elbette. Bu konu hakkındaki görüşlerimi ve
düşüncelerimi New York Times’ın basılı gazetesinin yanısıra http://dotearth.blogs.nytimes.com/
adresli blogumda da paylaştım. Geçtiğimiz Ekim ayındaki çok üzücü Van depreminin
ardından da düşüncelerimi yazdım.
Okuyucularınızın
tepkileri nasıl bu yazılarınıza?
Türkiye ile ilgili yazılarımla ilgileniyorlar.
Deprem riski konusunda da endişeliler.
New
York Times’ın en çok okunan bloglarından birine sahipsiniz. Başka hangi
yöntemlerle okuyucularınıza ulaşıyorsunuz?
Her türlü iletişim yöntemini kullanmaya
çalışıyorum. Twitter ve Facebook’tan öğrencilerim, okuyucularım ve dünyanın
birçok yerinden insanla iletişim kuruyorum. (Twitter: @revkin, Facebook.com/andrewrevkin)
“Van depreminde sosyal medya
dayanışmasının önemini hep birlikte gördük.”
Türk
takipçileriniz var mı?
Elbette! Bağcılar’da bir okulu ziyaretim
sırasında tanıştığım bazı öğrenciler dahil olmak üzere birçok Türk Facebook
arkadaşım ve Twitter takipçim var.
Sosyal
medyanın gücünü ne zaman keşfettiniz?
Onlarca yıl yaptığım klasik gazeteciliğin
ardından sosyal medyaya geçişim biraz sancılı oldu diyebilirim. Zaman içerisinde, sosyal medyanın normal
hayatta aynı ortama gelmeyecek insanları olumlu işler yapmak amacıyla çok hızlı
bir şekilde biraraya getirebilme potansiyelini gördüm. Şu an sosyal medyasız
yaşayabileceğimi sanmıyorum.
Olası
bir deprem durumunda sosyal medyanın ne faydası olabilir?
Van depreminde sosyal medya dayanışmasının
önemini hep birlikte gördük. Birçok ihtiyaç, sosyal medya aracılığıyla ilgili
kimselere ulaştırıldı.
Bugünlerde
neler yapıyorsunuz?
Durmadan yazıyorum, dünyanın birçok yerinde
konferanslara katılıyorum. Bir de New York’ta bulunan Pace Üniversitesi’nde
ders veriyorum.
Peki ya
özel hayatınız?
Çevre eğitimcisi eşim ve iki oğlumla vakit
geçiriyorum. Ara sıra da Uncle Wade isimli müzik grubumla gitar çalıyorum.
Okulda
ne ders veriyorsunuz?
Medya ve iletişim öğrencileri için ‘Blogging a
Better Planet’ (Daha iyi bir dünya için blog yazmak) Bu dersin amacı; Blog,
Tumblr, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya araçlarını kullanarak dünyayı
daha iyi bir yer haline getirilebileceğini öğrencilerime göstermek.
Öğrencilerinize
öğrettiklerinizden en çok neyin akıllarında kalmasını istersiniz?
İnterneti kullanmanın önemi! Sadece bilgi
edinmek için değil. Dünyanın birçok yerinden insanla iyi ilişkiler kurmak ve
bir araya gelerek dünyanın problemlerine karşı birlikte savaşmak için!
Cem Arıdağ
Wednesday, April 11, 2012
Ayakkabısız bir gün!
Toms'un ayakkabılarını bir türlü sevemesem de, yaptıkları kampanyaları beğeniyor ve saygı duyuyorum. Bunlardan bir tanesine bu linkten ulaşabilirsiniz. İlginizi çekebilir.
Subscribe to:
Posts (Atom)






