Tuesday, May 22, 2012

JARGON

Bir göz atın seveceksiniz. Daha bebek ama birlikte büyüteceğiz, geliştireceğiz.

http://www.jrgon.com/

Monday, May 21, 2012

Creep - Carrie Manolakos

Bunu nasıl daha önce paylaşmamışım hayret! Dinlediğim en iyi Creep yorumu olabilir. Radiohead'den dinlemek kadar heyecan verici neredeyse. Tüyler diken diken! 





Wednesday, May 2, 2012

Erkan Yolaç ile Röportaj

Efsane yarışma Evet Hayır'ın efsane sunucusu Erkan Yolaç ile yaptığım röportajdan bir kare...




Friday, April 13, 2012

Görme özürlüleri anlamak


‘Dans Le Noir’ yeni bir restoran değil! 2004 senesinde Paris’te açılan, ‘mutlak karanlık’ bir ortamda müşterilerini ağırlayan Dans Le Noir, herkesin fark yaratmaya çalıştığı, ilginç ‘konsept’ler sunduğu bir sektörde kalıcı olmayı başarmış. Alışılagelmemiş ‘konsept’ler sunan restoranlar kısa bir süre parlayıp, daha sonra gözden düşerken Dans Le Noir şu anda Paris’in dışında Londra, New York, Barcelona ve Saint-Petersbourg gibi büyük şehirlerde müşterilerine unutamayacakları bir tecrübe yaşatıyor.

Türkçe’ye kabaca ‘karanlığın içinde’ diye çevirebileceğimiz Dans Le Noir’da yenen yemek; ilk başta sıradan, insanların yakında sıkılacakları bir konsept gibi görünüyor olabilir. Ancak, durum sanıldığından çok daha farklı ve derin esasında!

1999 yılında Paul Guinot isimli bir körler derneği Fransa’da bu konseptte özel akşam yemekleri düzenlemeye başlamış. 2004 senesinde de bu fikirden esinlenerek Paris’te ilk Dans Le Noir açılmış.

Bu restoranı özel yapan en önemli unsur ise çalışanların görme özürlü olması! İstanbul’da da buna benzer konseptte bir restorana gitmiştim. Gece görüş gözlüğü takan garsonlar ve özel şovlar(!) içeren bu restoranın Dans Le Noir’daki samimi ortamın yanına dahi yaklaşamadığını belirtmeliyim.  İlk olarak 2008 senesinde Londra’da kalabalık bir grupla gittiğim Dans Le Noir’da ilk ‘mutlak karanlık’ tecrübemi yaşamıştım. Dans Le Noir’a gitmeyenler nasıl bir karanlıktan bahsettiğimi doğal olarak anlamayabilirler. Odanıza girin, tüm panjurları kapatın, üzerine bir de uyku maskesi takın yine de bu karanlığı hissedemezsiniz. Burada bahsettiğim; hayallerinizi, rüyalarınızı bile göremeyeceğiniz bir karanlık!

Birlikte gittiğim arkadaşlarım, bunun herkesin en az bir defa yaşaması gerektiği bir tecrübe olduğunu konuşurken (once in a lifetime experience) ben ise hayatı boyunca bu şekilde yaşamaya mahkum insanları düşündüm. Mutlak karanlığı ‘korkunç’ bulmanın görme özürlülere yapılan bir ayıp olduğunu düşündüm. Peter isimli görme özürlü bir garsonun rehberlik ettiği yemeğimiz (hizmet ettiği demiyorum, çünkü gerçekten Peter’a muhtaçtık o yemekte) üç saate yakın sürmüştü.

Geçtiğimiz hafta sonu, dört yıl önce hissettiğim duyguları tazelemek amacıyla, başka bir arkadaş grubumla yine Dans Le Noir restoranına rezervasyon yaptım. iki yıldır yaşadığım New York’ta bulunan Dans Le Noir’a gitmeden önce oldukça heyecanlıydım. Birlikte gideceğim arkadaşlarıma, her ne kadar karanlığa kısa bir süre sonra alışacaklarını söylediysem de, aralarında en heyecanlı kişi bendim muhtemelen...

Londra ve New York’taki restoranlarda sistem aynı şekilde işliyor. Tahmin ediyorum ki diğer şehirler de böyledir. İlk olarak karanlık odaya geçmeden önce cep telefonu, çakmak, hatta saat gibi ışık yapabilecek, ya da parlayabilecek tüm eşyalarınızı bir dolaba yerleştiriyorsunuz. Daha sonra aydınlık olan ‘lounge’ bölümünde et, balık, vejeteryan, şefin sürprizi gibi mönü seçeneklerinden birini seçiyorsunuz. İçeceğinizi de seçiyorsunuz ve artık içeri girmeye hazırsınız...

Yemeğin yendiği karanlık odaya yönlendirildiğimizde kalp atışlarımı vücudumun her yerinde hissediyordum. Ne yalan söyleyeyim, heyecanım bize rehberlik edecek olan garsonumuz görme özürlü Maria’yı görünce geçti. Gayet sakin bir şekilde, kimin kimle oturmak istediğini soran Maria hepimizle teker teker tanıştıktan sonra bizi tek sıra haline soktu ve sol ellerimizi önümüzdekinin sol omzuna koymasını rica etti. Tek sıra halinde karanlık odaya girdik. Ortama alışmam, -daha öncesinden tecrübeli olmamdan kaynaklanıyor muhtemelen- birkaç saniye ya sürdü ya sürmedi. Büyük keyifle yenen yemek sırasında zaman zaman hiçbir şey göremediğimi unuttuğumu söylemeliyim. Yemeğin ardından bize karanlık odanın dışına kadar eşlik eden Maria’ya teşekkür ettik, hesabımızı ödedik ve lounge kısmında bir değerlendirme yaptık...

Değerlendirmeden çıkan sonuç ise şu oldu; karanlıkta yemek ilginç bir tecrübe... Ancak biz bu tecrübeyi yalnızca birkaç saat yaşadık. Bunu bir ömür boyu yaşayanlar var. Biz o yemekte görme özürlülerin neler hissettiklerini ve fırsat verilirse birçok şey başarabileceklerini anladık. Gerek Londra’daki Peter, gerekse New York’taki Maria bizi en mükemmel şekilde ağırladılar... Görmüyor olmaları yaptıkları işe asla engel olmadı.

Dans Le Noir, görme özürlülere verdiği bu şans dolayısıyla sıradan ‘konsept’ restoranlar gibi olmayacak ve daha uzun yıllar var olacak. Yalnızca görme özürlüler değil, herhangi bir eksiği olan herkesin şans bulursa ve doğru şekilde yönlendirilirse başarılı olabileceğinin ispatı bu restoran zinciri.

Onlara “ah yazık” “vah vah” demektense fırsat verilmesi gerektiğini umarım yakın bir zamanda öğreneceğiz...

Cem Arıdağ

Arzu Kaprol Röportaj

Elimde kalan başka bir röportaj!


Yılmadan yaratmaya devam!
Arzu Kaprol

Fazla söze gerek yok. ‘Türk modacı’ denince akla gelen ilk isimlerden! Eski müzisyen, efsane Volvox grubunun önemli bir parçası, şimdinin ise dünya çapında ses getiren işlere imza atan modacısı, Doruk ve Derin’in annesi Arzu Kaprol; New York, Paris, Londra, Milano’dan sonra şimdi de Uzakdoğu ve Ortadoğu ülkelerine açılıyor.

Yılda birkaç kez geldiği New York’ta geçtiğimiz yaz önemli bir başarıya imza atıp ünlü Modern Sanat Müzesi MoMA’da final defileyi gerçekleştirme başarısını gösteren Arzu Kaprol’a bu görevin verilmesinin fazlasıyla bilinçli bir tercih olduğunu anlamam fazla zamanımı almadı.  

Geçmiş günlerden başarılarına, özel hayatından en sevdiği modacılara kadar birçok konu hakkında konuştuğum Arzu Kaprol’un o sakin görünüşünün ardında yatan asi kadın eminim sizleri de en az benim kadar etkileyecektir.  

Keyifli okumalar.

Bursa’da doğdunuz. İstanbul’a kaç yaşında taşındınız? İstanbul’a taşınana kadar Bursa’da ne yaptınız?

Üniversiteyle birlikte İstanbul’a taşındım. Bursa’da çocukluk ve ilk gençlik dönemim; ailemin kadınlarının modaya olan ilgi, bilgi ve becerisini izlemekle geçti.

Ailede modaya yönelen ilk siz olmadınız yani?

Annemin moda evi vardı. Ayrıca anneannem muhteşem bir terziydi. Teyzem de bir o kadar becerikliydi. Yetenekli kadınların olduğu bir aileden geliyorum. Babamın ise deri ticaret işi vardı.

Ne zaman modaya ilgi duymaya başladınız?

Etrafımı fark etmeye başladığım andan itibaren sanırım. Her kız çocuğu gibi.

Kardeşleriniz ne işle uğraşıyorlar?

Benden 12 yaş büyük olan ağabeyim halen babamın işine yani deri ticaretine devam ediyor.

“Çocuklarımızın varlığı yaşamıma ve işime enerji ile birlikte büyük bir keyif katıyor. “

Aile yaşantınızdan bahseder misiniz? Doruk ve Derin kaç yaşına geldiler, nerede okuyorlar? Onların da moda işinde olmasını ister misiniz? İlgililer mi?

Doruk ve Derin 7 yaşında, ilkokul 1. sınıftalar. Şimdilik müzik ve resme karşı büyük bir ilgi ve becerileri var. Gelecekte ne yapacaklarına kendileri karar verecekler. Benim anneleri olarak görevim, yeteneklerini keşfetmelerini sağlamak, profesyonel olarak tasarımcı veya müzisyen olmayabilirler, ama sanat ve müzikten keyif alıyor olmaları hayatlarını güzelleştirecektir.

Hem anne hem de iş kadını olmak zor mu? İşinizle, özel hayatınızı birbirinden ayrı tutmayı başarabiliyor musunuz?

İşimle özel hayatım yan yana ve içi içe. Birbirlerinden ayırmıyorum. Çocuklarımızın varlığı yaşamıma ve işime enerji ile birlikte büyük bir keyif katıyor. 

Müzik geçmişinizi biliyorum. Volvox grubunun bir üyesiydiniz. Müzikle şu anda alakanız nedir? Hobi olarak da olsa devam ediyor musunuz müziğe?

Müzikle ilişkim, iyi bir dinleyici olmamın ötesinde değil uzun zamandır.

Volvox zamanlarından bahseder misiniz?

Bahsetmesem daha iyi. Volvox, grup arkadaşlarım sayesinde başarılı olmuş bir grup. Lise sonda müziği bırakmış bir müzisyen olarak, benim bu başarıya bir katkım yok esasında.

Müzik ve moda arasında gidip geldiğiniz dönemler oldu mu, yoksa müzik yalnızca hobi olarak yaptığınız bir şey miydi?

Müzik benim için bir asi gençlik dönemi, keyifli bir lise orkestrası dönemi. Kendini ve hayattan istediklerini keşfetme dönemi, ailemin de buna destek vermiş olması inanılmazdı elbette.

“Final 7 kırmızı elbiseyi hazırlamış olmak, MoMA’da defile hayalimi gerçekleştirmemi sağladı.”

Tasarımlarınızda ilhamı nereden alıyorsunuz?

Hayatıma giren her şeyden, herkesten. Bir film, bir an, bir müzik, bir sohbet. Bence zaman, bir tasarımcıya hayatındaki her şeyden etkilenmeye açık olmayı öğretiyor.

Ne sıklıkla New York’a geliyorsunuz? MoMA’daki defilenin amacından ve sizin bu defiledeki rolünüzden bahseder misiniz?

Yılda bir kaç kez geliyorum. MoMA’daki defile, amfAR’ın (AIDS Araştırmaları Vakfı) 25. yılı çerçevesinde düzenlendi. Final 7 kırmızı elbiseyi hazırlamış olmak, MoMA’da defile hayalimi gerçekleştirmemi sağladı.

ABD pazarındaki Türk modacıları ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Daha çok tanınması mümkün mü Amerika’daki Türkler’in?

Tabi ki! Bu konular tamamen, PR, tanıtım ve organizasyonlarla ilişkili. Hem ABD hem dünya için.

Yalnızca ABD değil Türkiye ve tüm dünyada da birçok başarılı işe imza atıyorsunuz. Bunlardan bahseder misiniz?

2011 yılından beri Paris Moda Haftası resmi takviminde kapanış günü defile yapıyorum. Dünyada önemli noktalarda koleksiyonlarımın satışı başladı ve devam ediyor. Londra’da Harrods’ta, Milano’da Dolce&Gabbana’da, Paris’te Montaigne Market mağazasında satış devam ediyor. Kış sezonuyla beraber Ortadoğu ve Uzakdoğu’da da satılmaya başlıyor.

İlk ödülünüz neydi? Nasıl hissettiniz kazanınca? 

Beymen Academia Özel Kostüm Ödülü! Bu ödül dünyamı değiştirmenin dışında, kendime olan güvenimi kazanmamı, kendimden emin olmamı sağladı. Müteşekkirim.

“Yaşam kültürünüzü yaşadığınız kentler oluşturuyor.”

Dünyada en beğendiğiniz modacı kim?

Christobal Balenciaga ile aynı dönemde yaşamayı ve onunla çalışabilmiş olmayı isterdim. Bir de 90’larda Issey Miyake ile birlikte yaratmak eminim çok keyifli olurdu. 

En beğendiğiniz Türk modacı?

Türkiye’de bu mesleğe ısrarla devam eden tüm meslektaşlarımı destekliyorum. 

Bugüne kadar en çok hangi defileden etkilendiniz?

Her zaman en etkileyici defile, son yaptığım defile. 

En keyif aldığınız proje hangisiydi?

Şu anda Studio Kaprol/Coke Design projesi beni çok heyecanlandırıyor. 

TSK ile çalışma sürecini anlatır mısınız? Sizce neden sizi tercih ettiler?

Sanırım teknolojik tekstiller alanında yaptığım çalışmalar ve ‘know how’ araştırmaları bu sürecin içinde beni tasarımcı olarak tercih etmelerini sağladı.

Yeni proje hazırlıklarınız var mı?

Bu mesleğin sanırım en keyifli yanı bu, sürekli heyecan verici projeler.

Hayattaki en büyük hayaliniz nedir?

Moleküler transfer yöntemiyle seyahat edebilmek, zira uçaklarda çok vakit kaybediyorum.

Sizi en çok etkileyen şehir? Neden?

Barselona, İstanbul, Londra. Her ziyaretimde her birinden büyük keyif alıyorum, bu üçünden birinde (İstanbul) yaşıyor olmak da müthiş bir haz tabi.

Bugüne kadar yaşadığınız şehirlerin tasarımlarınıza ne gibi etkileri oldu? 

Yaşam kültürünüzü yaşadığınız kentler oluşturuyor, kentlerin ruhu, size yaklaşımı, içine alışı, bir parçanızı değiştirmesi ve yeniden yoluna devam etmesi çok heyecan verici.

Sizce dünyanın moda başkenti neresi? İstanbul olur mu günün birinde?

Bir başkent olduğunu düşünmüyorum, çoklu merkez günümüz için daha doğru bir yaklaşım olurdu. İstanbul müthiş bir tekstil endüstri merkezi.

“Bu mesleğe ısrarla devam eden tüm meslektaşlarımı destekliyorum.”

Yaptığınız tasarımları hem diğer modacılardan hem de daha önceki kendi işlerinizden nasıl farklılaştırıyorsunuz? Sürekli yenilik yapmak, kendinizi tekrar etmemek zor bir şey değil mi?

Mesleğimin gerektirdiği bir zorluk bu! Doğal bir zorluk. Her meslek dalında olduğu gibi.

Geçmişte, önemli bir modacı olma yolunda ilerlerken cesaretinizi, inancınızı kıran olaylar yaşadınız mı? Bunları nasıl atlattınız ve yola devam ettiniz?

Hayatta başınıza gelenlerden çok, yolunuza nasıl devam ettiğiniz, yaşadıklarınızın sizin içinizden ne çıkarttığı ve size ne kattığı önemli. Kişisel motivasyonumun oldukça yüksek olduğunu söyleyebilirim.

Sizce keşfedilmemiş çok fazla Türk yetenek var mı? Türk modacıların dünya çapında daha çok tanınması için neler yapılması gerekiyor?

Bu daha çok uluslararası bütçelerle ilişkili bir durum. Tanıtım ve koleksiyon bütçeleri, farklı moda haftalarına katılım ve beraberinde bir uluslararası moda sistem altyapısı gerekiyor. 

Genç modacı adaylarına ne tavsiye verirsiniz?

Yılmadan yaratmaya devam etmelerini.

Cem Arıdağ

Andrew Revkin Röportaj

Hürriyet USA'in kapanması nedeniyle elimde kalan röportajları burada sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.


İstanbul depremi kaçınılmaz!
Andrew Revkin

Sadece bir insanın çabası, dünyayı daha yaşanası bir yer haline getirebilmek için yeterli midir? New York Times yazarı, Pace Üniversitesi profesörü Andrew Revkin yeterli olacağına inanıyor. Nasıl inanmasın ki? Hayatını dünyayı daha güzel bir yer haline getirmeye adamış Andrew Revkin... “Bir kişi kıvılcımı çakmalı ki yangın çıksın!”

New York Times’ın Kuzey Kutbu’ndan bildiren ilk muhabiri, Global Isınma’yı Öngörmek (1992) dahil birçok kitabın yazarı Andrew Revkin, Brown Üniversitesi’nde Biyoloji okuduktan sonra Columbia Üniversitesi’nde Gazetecilik yüksek lisansı yapmış.

Yıllar boyunca New York Times için Amazon Ormanları’ndaki ağaçların azalması, kutup ayılarının eriyen buzullar karşısındaki çaresizliği, Afrika’da dişleri için avlanan filler ve benzeri birçok konuda araştırmalar yapan Andrew Revkin, 2004 senesindeki büyük tsunami felaketinin ardından deprem araştırmaları yapmaya başlamış. Elbette bu araştırmaları sırasında yolu Türkiye’den de geçmiş. 

Revkin, 2009 ve 2010 yıllarında ziyaret ettiği İstanbul’da yaptığı deprem araştırmalarını, tanıştığı insanları, izlenimlerini, bugünlerde neler yaptığını ve birçok özel konuyu Hürriyet’ten Cem Arıdağ’a anlattı.

İstanbul’daki deprem riskiyle ilgili derinlemesine bir araştırma yapmanıza neden olan etken neydi?

2004 yılındaki büyük Hint Okyanusu depremi ardından gelen tsunami felaketi, ve Çin’in Sichuan bölgesindeki deprem, beni diğer riskli deprem bölgeleri üzerine araştırma yapmaya itti. Bu araştırmalarımda İstanbul dikkatimi çekti ve ne kadar büyük bir riskle karşı karşıya olduğunu gözlemledim.

İstanbul’u ziyaret ettiniz mi?

Tabi ki, bölgeyi yerinde görmeden araştırma olmaz.  

Neler yaptınız İstanbul’da?

Deprembilimcilerden, belediyelerdeki üst düzey yöneticilere; gönüllü kurtarma ekiplerinden, ünlü müteahhitlere kadar birçok insanla röportajlar gerçekleştirdim. (Ali Ağaoğlu ile yapılan ingilizce röportaja http://dotearth.blogs.nytimes.com/tag/istanbul/ linkinden ulaşabilirsiniz)

“İstanbul’da çok şiddetli olmayan bir depremde dahi yıkılabilecek binalar var.”

Bu yaptığınız röportajlardan ne gibi sonuçlar elde ettiniz?

Herkes deprem riskinin farkında ve buna göre davranıyorlar. Alınabilecek önlemleri sürekli düşünüyorlar.

Sizce önlemler yeterli mi?

Birçok bölgede binaların durumu iyi değil. Bilimadamlarının ve bazı yetkililerin binaları güçlendirme konusundaki çabalarına tanıklık ettim. Ancak, işleri zor! İstanbul’da çok şiddetli olmayan bir depremde dahi yıkılabilecek binalar var.

Size bu gezilerinizde kim rehberlik etti?

İlk İstanbul seyahatim öncesi her ne kadar şehir hakkında birçok araştırma yapmış olsam da Boğaziçi Üniversitesi profesörü Mustafa Erdik ve MAG’ın (Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı) Genel Müdürü Elvan Cantekin’in yardımları olmasaydı çok zorlanırdım.

“Çok ciddi bir deprem olacağı kaçınılmaz. Bunu anlamak için geçmişteki felaketlere bakmak ve sismolojinin gösterdiği fay hatlarını incelemek yeterli.”

Tanıştığınız onca insan arasından en çok kimden etkilendiniz?

MAG (Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı) Genel Müdürü Elvan Cantekin. İstanbul’da birçok mahallede, deprem durumunda anında müdahale etmek üzere gönüllü yardım ekipleri kuruyor. Bunun için her gün saatlerce çalışıyor, eğitimler veriyor.

Dünyadaki diğer deprem bölgesinde bulunan şehirlerle karşılaştıracak olursak, İstanbul’daki şehir planlaması hakkında neler düşünüyorsunuz?

Deprem bölgelerindeki şehir planlamacılığı açısından İstanbul’un ortalarda bir yerde olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’da şehir planlaması, Los Angeles ve Tokyo kadar gelişmiş olmamakla birlikte, Nepal’in Kathmandu şehri kadar da kötü değil.  

Depremde olası can ve mal kaybını azaltabilmek mümkün mü?

Kayıpları önlemek için şu ana kadar yapılmış çok şey var. Okul binalarının kuvvetlendirilmesinden, gönüllü kurtarma ekipleri yaratmaya kadar birçok önlem alınıyor.

Sizce İstanbul depremi kaçınılmaz mı?

Çok ciddi bir deprem olacağı kaçınılmaz. Bunu anlamak için geçmişteki felaketlere bakmak ve sismolojinin gösterdiği fay hatlarını incelemek yeterli.

“Okuyucularım Türkiye ile ilgili yazılarımla ilgileniyor. Deprem riski konusunda da endişeliler.“

İstanbul depremi hakkındaki araştırmalarınızı ve gözlemlerinizi okuyucularınızla paylaştınız mı?

Elbette. Bu konu hakkındaki görüşlerimi ve düşüncelerimi New York Times’ın basılı gazetesinin yanısıra http://dotearth.blogs.nytimes.com/ adresli blogumda da paylaştım. Geçtiğimiz Ekim ayındaki çok üzücü Van depreminin ardından da düşüncelerimi yazdım.

Okuyucularınızın tepkileri nasıl bu yazılarınıza?

Türkiye ile ilgili yazılarımla ilgileniyorlar. Deprem riski konusunda da endişeliler.

New York Times’ın en çok okunan bloglarından birine sahipsiniz. Başka hangi yöntemlerle okuyucularınıza ulaşıyorsunuz?

Her türlü iletişim yöntemini kullanmaya çalışıyorum. Twitter ve Facebook’tan öğrencilerim, okuyucularım ve dünyanın birçok yerinden insanla iletişim kuruyorum. (Twitter: @revkin, Facebook.com/andrewrevkin)

“Van depreminde sosyal medya dayanışmasının önemini hep birlikte gördük.”

Türk takipçileriniz var mı?

Elbette! Bağcılar’da bir okulu ziyaretim sırasında tanıştığım bazı öğrenciler dahil olmak üzere birçok Türk Facebook arkadaşım ve Twitter takipçim var.

Sosyal medyanın gücünü ne zaman keşfettiniz?

Onlarca yıl yaptığım klasik gazeteciliğin ardından sosyal medyaya geçişim biraz sancılı oldu diyebilirim.  Zaman içerisinde, sosyal medyanın normal hayatta aynı ortama gelmeyecek insanları olumlu işler yapmak amacıyla çok hızlı bir şekilde biraraya getirebilme potansiyelini gördüm. Şu an sosyal medyasız yaşayabileceğimi sanmıyorum.

Olası bir deprem durumunda sosyal medyanın ne faydası olabilir?

Van depreminde sosyal medya dayanışmasının önemini hep birlikte gördük. Birçok ihtiyaç, sosyal medya aracılığıyla ilgili kimselere ulaştırıldı.

Bugünlerde neler yapıyorsunuz?

Durmadan yazıyorum, dünyanın birçok yerinde konferanslara katılıyorum. Bir de New York’ta bulunan Pace Üniversitesi’nde ders veriyorum.

Peki ya özel hayatınız?

Çevre eğitimcisi eşim ve iki oğlumla vakit geçiriyorum. Ara sıra da Uncle Wade isimli müzik grubumla gitar çalıyorum.

Okulda ne ders veriyorsunuz?

Medya ve iletişim öğrencileri için ‘Blogging a Better Planet’ (Daha iyi bir dünya için blog yazmak) Bu dersin amacı; Blog, Tumblr, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya araçlarını kullanarak dünyayı daha iyi bir yer haline getirilebileceğini öğrencilerime göstermek.

Öğrencilerinize öğrettiklerinizden en çok neyin akıllarında kalmasını istersiniz?

İnterneti kullanmanın önemi! Sadece bilgi edinmek için değil. Dünyanın birçok yerinden insanla iyi ilişkiler kurmak ve bir araya gelerek dünyanın problemlerine karşı birlikte savaşmak için!

Cem Arıdağ

Wednesday, April 11, 2012

Ayakkabısız bir gün!

Toms'un ayakkabılarını bir türlü sevemesem de, yaptıkları kampanyaları beğeniyor ve saygı duyuyorum. Bunlardan bir tanesine bu linkten ulaşabilirsiniz. İlginizi çekebilir.